Yazamak’ın açılmasından sonra blogumuzun biraz gariban kaldığını farkettim. Bundan sonra yazamak’ta daha fazla görüneceğim bir gerçek, ancak blogun terkedilmesi gibi bir şey söz konusu değil. Yeni konu ve paylaşımlarla bundan sonra da burada olacağım, takibe devam ediniz efem…
Eveet, ben 20’si zannediyordum ama sevgili finallerimiz bir hafta öne alınmış galiba, böylece 14 Ocak günü öğrencilik hayatımın son sınav dönemini - inşallah - yaşayacağım… Önümüzdeki hafta okuldaki son haftam olacak, belki de son kez derslere girecek, ders bekleyecek, kantinden çay alıp amfi önlerinde pinekleyeceğim. Karmaşık duygular içindeyim, inşallah herşey yolunda gider ve bu işi burada bitiririz… Sonrası, ‘ ayın on dördü ‘ gibi….
Dualarınızı ve iyi dileklerinizi bekliyorum…
Komşu bloglar günlerdir çalkalanıyor o yüzden fazla söze gerek yok: dün gece Yazamak.com ilk nefeslerini almaya başladı… Sürekli güncellenen içeriğiyle hergün, her konuda birçok yazı bulabileceğiniz (ve yazabileceğiniz) dinamik, özgün bir platform…Başta Sinan Ata olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyorum…
Fotoğrafçılık sektörünün her türlü övgüye layık devi Nikon geçenlerde abimle youtube’da rastladığımız bir reklamla yine bizi kendine hayran bıraktı… İnşallah bir gün kallavi bir Nikon’umuz olur da kareleri buradan paylaşırız… Reklamı izleyelim efendim:
Bazen gereksiz yere aksileştiğimi farkediyorum. Gazete okumak, haberleri takip etmek bu aksiliğimi körüklüyor, günlük doğrularla yaşama hastalığına kaptırıyorum kendimi. Olaylara soğukkanlı bir bakış açısıyla yaklaşamıyorum, hoşlanmadığım bir şey gördüğümde küfürü basıveriyorum hemen… Bir arkadaştan duyduğum olumsuz bir yorum, kafamın içinde günlerce dolaşabiliyor, bazen o kadar bunalıyorum ki çareyi vurup kafayı yatmakta buluyorum…
Bu durumun sebeplerini düşünürken aklıma çok güzel bir şey geldi, daha doğrusu neyin eksik olduğunun farkına vardım: Eskisi gibi düzenli olarak kitap okumuyorum… Gerçek ve olgun bilginin, yani kültürün tek taşıyıcısının kitap olduğunu unutmuşum galiba… Sadece fındık-fıstıkla yaşamaya çalışan bir adamın açlığı ve huzursuzluğu içindeyim, şöyle güzel bir kitap okumayalı uzun zaman olmuş çünkü… Medyanın insanı aptala çeviren gündemiyle sarhoş, gündelik değerlendirmeler ve sloganlar peşinde koşarken, dayandığı kültürel temelleri görmezden gelen bir ruh haline bürünmüşüm; sakin olmak, rahat olmak, ayağını yere daha sağlam basabilmek için gerekli olan entelektüel birikimi (kelimeyi argodaki anlamıyla çizilen ‘entel’ tipi için kullanmıyorum tabii ki) ihmal ettiğimi itiraf etmeliyim.
Kitaplar ağırbaşlıdır, sakindirler, yalan yanlış bilgilerle dolu bile olsalar dürüsttürler, gazetelerdeki dolambaçlılık onlarda yoktur, niyetleri hemen belli olur. Ne kadar hafif meşrep de olsa ciddi bir emeğin, çalışmanın ürünü olduğu için bir kitap, size en alt düzey estetik beklentilerinizi sunmadan gözünüze giremez. Sadece duygulara değil, akla, şuura ve vicdana da hitap ederler, emekleme dönemindeki zihinlerimizi besleyen tek anne sütü kitaptır. Ve benim fikrime göre, kitap okumak sakinleşmek, sıkıntı verici günlük meşgalelerden uzaklaşmak, kendini dinleyebilmek için de bire bir…
Velhasıl televizyonu açıp her haberin ardından küfürü basmaktansa, çayı demleyip şöyle güzel bir kitabın kapağını aralamakta fayda var. Yoksa ömür boyu ‘bilen adam’ın sahip olduğu rahatlığa bakıp imreneceğiz…
Tuhaftı… Evde durmamıştı. Karanlığın bastırmasına ve rüzgarın sert esmesine aldırmadan fenerin oraya gitmişti… Bir Allahın kulu yoktu, yazın burada toplanan ahbaplarını düşündükçe, fenerin ıssızlığına isyan ediyordu. Eskiden, kasabanın kasaba olduğu zamanlar, tam burada, yamacın denize eğimlendiği yerdeki düzlükte, karşı köyün ışıklarına bakan bir çay bahçesi bile vardı. Akşamları sarışın, şıkır şıkır Rum kızları Seydi’nin lokantasında palamut yeyip, taş sokaklarda terlikleriyle dolaşır, hasır şapkalarıyla kendilerini yelleyerek çay bahçesine giden yokuşu tırmanırlardı. Ali o zamanlar çocuktu. Nedendir bilinmez, balıkçıların sessiz bir hasretle süzdükleri bu kızlardan korkar, onları gördüğünde başını çevirip uzaklaşırdı.
Eskiden de tuhaftı demek buralar…Ama neden şimdi onu bir Allahın kulu karşılamamıştı?
Bu sokaklar, denize inen bu çamurlu patikalar… Bu ıssızlık, bu deniz, bu rüzgar… Ali, elleri paltosunun cebinde, sessizce düşündü…
Acaba hangi çocukluğun hayalini kurmuştu?
—
Eğer buradaki 20-30 haneden birinin halkından değilseniz, akşam vakti gidilebilecek bir tek yer vardı: Dışarıdan bakanların kahve olduğunu anlaması için kapıya asılmış derme çatma bir levhanın, sokak lambasının zayıf ışığında güçlükle okunduğu kıraathane…Ali de yabancılar arasında bir istisna olmadığı için fenerin yokuşundan inince yolu işte buraya düştü…
Kapıyı yavaşça kapattıktan sonra, sanki içeriden bir Rum kızının kahkahası gelmiş gibi, ürkerek etrafına bakındı. Karşı masaya kurulmuş yorgun balıkçılar ilgisizce kendisini süzdüler. Bu bir yabancı için oldukça tatsız bir andı, çünkü bir yabancının ilk defa olarak kendisini gerçekten bir yabancı gibi hissettiği an genellikle budur.
Kahvenin içi oldukça sıcaktı. Mart ayı olmasına rağmen soba yanıyordu, o kadar rüzgarı yedikten sonra Ali bu duruma minnettar kalmıştı doğrusu. Köşede bir televizyon açıktı, haber spikerinin sesi acaip bir tonda yankılanıyordu. Okeye dönen balıkçılar, sıralarını savdıktan sonra ekrana göz ucuyla bakmaktan başka televizyona bir ilgi göstermiyor gibiydiler. Ali neden sonra kahveciden bir çay istedi. Şişman, bıyıklı kahveci sanki bütün gün bu anı beklemiş gibi çayı getirdi. Ali bir yudum aldıktan sonra çayın da bütün gün beklemiş gibi bayat olduğunu anladı ve iyice canı sıkıldı.
Ve orada oturup hayallere daldı. Kahkahaların, terlik seslerinin peşinden gitti. Denize düşen plastik topunu buldu sonra, babasının dükkanına gitti. Terziydi babası, gözlüklerinin üstünden ona şöyle bir bakıp işe döndü. Her zaman çalışırdı o. Dükkandaki müşteriler başını okşadılar. Sonra çıktı oradan, sahile indi. Saçlarını rüzgara teslim ederek, kumlarda çıplak ayaklarla koştu. Sonra saçları örgülü bir kız gördü, kız ona baktı ve bir tavşan gibi zıplayarak uzaklaştı. Kızı takip etti, adımları onu bir çam korusuna götürdü. Şimdi önünde eski, ahşap bir ev vardı, anneannesinin evi… Tavukları yemleyen beli bükülmüş yaşlı bir kadın gördü. Kadın ona gülerek biraz para verdi. Parayı aldığı gibi kasabaya döndü, bakkaldan telli pullu, çıtaları yeni birleştirilmiş bir uçurtma aldı. Uçurtmayı soluk bir mayıs mavisine bürünmüş gökyüzüne bırakıp koştu koştu, fenerin oraya kadar çıktı. Akşam ezanları okunurken nerede olduğunu hatırladı, eve dönmek için aceleyle koşmaya başladı, ancak birden uçurtma bir selvi dalına takıldı, büyü bozuldu, her adımında biraz daha yaşlanarak kahvenin önüne geldi, içeri girdi ve az önce oturduğu masaya ilişiverdi.
‘Delikanlı….Delikanlı….’
‘…’
Ali kafasını kaldırıp baktı. Az önce çayını beğenmediği kahveciydi.
‘Kalk hadi, kapatıyorum…’
Ali etrafına baktı, masalar toplanmış, ortalık temizlenmişti. Televizyon kapalıydı, öyle ki sigara dumanı ve balık kokusu bile dağılmıştı neredeyse.
Kafasını sallayarak kahveciyi onayladı ve kalktı. Saate baktı, dokuza geliyordu. Balıkçılar erken yatıyor olmalıydı. Bu saatte otobüs var mıdır acaba diye düşündü bir an.
‘ Beş dakkaya meydandan kalkar otobüs…’ dedi kahveci, hiç de misafirperver olmayan bir tonda. ‘Aklımı okuyor şerefsiz…’ diye düşündü Ali, çıkarken ‘ İyi akşamlar ’ demedi, kapıyı da sertçe kapadı.
Meydanda sadece kendisini bekliyormuşçasına kapısını açmış duran otobüse doğru yürürken içini bir sevinç kapladı. Ön koltuklara oturmuş şakalaşan kızların şen kahkahalarını duyar gibi olmuştu.
(Aralık 2007)
Her defasında daha kompleks imtihanlara tabii tutuluyor insan… Bana bir şey olmaz demek yetmiyor, hazırlıklı olmak da gerekiyor. ‘Minör Anksiyete’ vakasından sonra, şöyle bir kabuğuma çekildim, muhasebemi yaptım, nerelerde yanlış yaptığımı düşündüm. Bu arada blogu da ihmal ettim tabii, ama şu aralar daha iyiyim.
Çok sevdiğim bir büyüğüm tarafından şık bir defterle ödüllendirildim, yaklaşan bayram vesilesiyle… İnsanların aklına hala defteri-kitabı getirdiğim için çok memnun oldum. ‘Senin çok yazman lazım…’ dedi ayrıca… İÜ’den arkadaşım sevgili Aydın Özdemir de memlekete gitmeden önce uyardı: ‘ Takma kafaya sen, iş bak iş, bak bir ay sonra bitiyor okul!’….Gülüştük…
Yeni bir yıl ve yeni bir bayram yaklaşıyor efendim… Bayramınız ve yeni yılınız kutlu olsun…
Bugün çok güzel bir kış şiirini paylaşmak istedim…Ahmet Muhip’in Kar şiiri…Bilenleriniz vardır mutlaka, biraz da bilmeyenler için…
KAR
Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanllık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze inceden
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram
Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır -tek, tenha- bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.
Ahmet Muhip DRANAS
Blogumuzun banisi Sinan Ata kardeşim beni gözüne kestirmiş, aşağıdaki sorulara cevap verip kafayla ağları havalandırmamı istedi. Mim olayında birileri size soruları soruyor, siz de kendinize göre cevapları verip başka bir arkadaşa paslıyorsunuz…Oldukça ilginç…Başlıyorum:
Sorular :
* Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
* Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum?
* Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
* Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
* Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
* Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Cevaplar:
1. Sinan Ata diyorum…Efendim, blogumuzun banisi olan Sinan, id’deki bir muhabbet sonrası - aslına bakarsanız tam bir ay sonrası - bana blogu hazır bir şekilde teslim etti. Tam da ‘ Ya bu adam bana blog yapacağıdı, nirde bu herif?’ dediğim bir sırada kendimi blog yazarken buldum diyebilirim (Ne diyebilirim ki, bu çocuk çalışıyor!). Tam tarih isterseniz: 17 Ağustos 2007, blog tarihinde bir deprem!! (Benzetmeni sevsinler!)
2. - 3. Evet gösteriyorum. Edebi ağırlıklı olsun istiyorum, futbol yazarken bile kelimelere, cümlelere özen göstermeye çalışıyorum. Bazen güzel işler de çıkıyor, ama yine de salt bir yazı blogu değil kesinlikle…Okuyanlara iyi şeyler sunmaya çalışıyorum, msn space’i gibi kullanmaktan hoşlanmıyorum. Samimiyet anlamında evet, içimden geldiği gibi yazıyorum çok da mutluyum böyle olduğu için…
4. Hayır (Maalesef mi deseydim) çünkü feragat edecek bir şeyim yok. Eğer anime izlemeyi, msnde takılmayı, maç seyretmeyi, nette harıl harıl dosya aramayı, ya da sadece oturup tembel tembel ‘ Nası olucak bu işler? ‘ diye düşünmeyi işten sayıyorsanız o başka….Ama mesela meraklısı için söyleyeyim: Son Paket hikayesini toplam 50 dakikada yazdım, aklıma geldi, başladım ve bitirdim…Diğer yazılar da pek istisna sayılmaz…
5. Bu önemli bir sorun. Özellikle de yazdığınız şeyler insanların hoşuna gidiyorsa. Edebi paylaşım hepten zor: bir yandan araklanma tehlikesiyle yüzleşiyorsunuz, öte yandan yazdıklarınıza sanatsal bir sos katmak zorundasınız. Yapılan her güzel yorum sorumluluğumu arttırıyor, mesleki blog yazmak gibi de değil bu, yazı yazmadan biraz zaman geçirsem okunma oranı azalıyor, ama beklenti hiç azalmıyor. Yine de bu sayede ortaya çıkan işlerden, edindiğim tecrübe ve geri dönüşümlerden memnunum, üzerimde baskı olmasaydı asla bu kadar şey yazamazdım… (Örnek: 2004′te başladığım ve hala bitiremediğim roman…)
6. Valla Sinan ‘Abi hayırdır, blog kasmıyosun? ‘ demediği gün bu iş bitmiştir! Şaka bir yana, bırakmak gibi bir düşüncem yok. Aksine daha stabil şekilde yazmam gerektiğini düşünüyorum. İlk zamanlardaki geri dönüşümü kaybetmeye başladım, kuşkusuz vize dönemi ve birtakım kişisel sorunlar (öhö, öhö!) da blog performansımı etkiledi, ama yazı işte sonuçta, nasıl derler; ben onu bıraksam, o beni bırakmaz ki…
—-
Ömer etrafına baktı… Pas verecek arkadaşını arıyor…Kimse destek vermedi… Şimdi sola çekti….Kaleye baktı,vuruyoorrr….
Ve Goooolll!!!
Daha önce vermiş miydim diye baktım, sonra vermemiş miyim diye dehşete düştüm. Travis’in nefis parçası Closer, klibinde yine bir Travis hayranı olan Ben Stiller’a yer veriyor…
| Pts | Sal | Çar | Per | Cum | Cts | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| « Oca | ||||||
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 | |