12. 11.

Kan Portakalı - Nar karışımı meyva suyumu kaptığım gibi soluğu Moda’da alma eğiliminde olduğum şu günlerde - ki her zaman soğuk almaya elverişli, hafta içi günleri de oldukça yalnızlaştırıcı bir aktivitedir - deliler gibi sınavları düşünüp, plan üstüne plan yapma zamanının artık geldiğini hissediyorum, ki benim gibi antika tabir olunan düşünce sistemine sahip biri için oldukça zorlayıcı bir durum bu. Beşiktaş’ın aldığı 8-0′lık yenilgiden sonra taraftarı da dahil herkes tarafından linç edilmesini üzüntüyle izlediğim son bir hafta içinde keyfimi yerine getirebilecek pek az hadise yaşandı, neyse ki bugün pazartesi, birçoklarının aksine ben pazartesiyi severim: çünkü yepyeni bir haftanın ilk günüdür….

My Name is Earl’ün üçüncü sezonuna girmesi ve kalitesinden bir şey kaybetmemesi bu hafta özellikle dikkatimi çeken bir durum. Aslında bu dizi ile ilgili ayrıca bir yazı yazılsa yeridir: ‘Sadece daha iyi bir insan olmaya çalışan’ Earl’ün çok az komedi dizisinde rastlanabilecek karakter çeşitliliği içeren küçük dünyasında yaşadıkları, dizi klişelerinin ustaca kullanılması ve olay ağının kurgulanmasındaki başarı sayesinde cazibesini korumaya devam ediyor. Senarist grevinden ne kadar etkilendiğini bilmiyorum tabii… Senarist grevi haberini duyduğumdan beri içim kıpır kıpır: Düşünsenize bir ülke var ve o ülkede yazarlığı meslek olarak yapıp para kazanan hatta aldığı parayı beğenmeyip grev yapan insanlar var!! ‘Abartma, bizim memlekette de yazarlık bir meslek olabilir…’ diyenleriniz olabilir, ama yine de yazarlık için dünyanın bir yerlerinde insanların yürüyüş yaptığını duymak - Seinfeld’de Elaine karakterini canlandıran Julia Louis-Dreyfus bilem destek vermiş - iç gıdıklayıcı… Darısı başımıza…

14 Kasım tarihinin önemi nedir bilmiyorum ama belleğimdeki yeri ayrı; lisede bir 14 Kasım günü okula gitmeyip ense yapmış ve ‘Bugün tarihte Ömer Özlü Günü olarak anılabilir mesela…’ diye düşünmüştüm. Sonradan doğum günleri bile yeterli ilgiye mazhar olmayan biri olarak, 14 Kasım’ın anlam ve önemini unutur gibi oldum ama bugün Suadiye sahilinde otururken yıllar önceki düşünce geliverdi aklıma… Bu 14 Kasım’da okula gideceğim maalesef çünkü halletmem gereken işler ve girmem gereken dersler var… Demek ki eskiden tarihler hakkında daha iddialı kararlar verebiliyormuşum…Yine de 14 Kasım - her ne sebeple olursa olsun - kutlu olsun…

Yazı konusuna dönecek olursak, şimdi düşündüm de hikaye ya da deneme bekleyip de böyle kendi halinde bir hasbihal karşısında hayal kırıklığı yaşayacak blogseverler var mıdır? Bildiğiniz gibi yeni yeni ısınmaya başlıyorum, ağustos ayından beri yazıyorum burada, geçen şöyle bir baktım da geriye, oldukça malzeme biriktirmişim kafamda. En önemlisi de şu: yıllar sonra forma girmeye başladığımı hissediyorum. Önümüzdeki aylarda çok daha güzel şeyler olabilir, o yüzden ipin ucunu kaçırmadan yazmaya devam etmekte fayda var…

Oldukça sessiz, yorgun bir sonbahar yavaş yavaş kışa bırakıyor nöbeti… Yılın en uzun ayı aralıktır bence, neden aralık demişler bilmiyorum, belki de ‘tünelin ucu’nu ya da beyaz, soğuk bir ocak gökyüzünden pencereleri kapalı bir odaya sızan ışığı hayale getirdiği için… Çamlıca’ya çıkıp sıcak bir sahlep eşliğinde, henüz şeklini göremediğim kelimelerin etimolojisini yapmaya zaman bulabilecek miyim bilmiyorum… Ama bulursam evlerini sessizce terk eden hayaletler gibi, kimseye haber vermeyeceğim…