23. 09.
Travis 7 Mayıs 2007′de 5.stüdyo albümü ‘ The Boy With No Name ‘ i ve çıkarmış albümün giriş şarkısı 3 Times And You Lose ile kulaklarımızın pasını silmişti. Çok güzel bir bahar günüydü, şarkının girişinde söylendiği gibi yaz yağmurları yağmaya başlamıştı… Nedense yıllar öncesi gibi geliyor ama güzel günlerdi…
1,2,3….
http://www.youtube.com/watch?v=QJqTp1sj97I
22. 09.
Geçen sene bu zamanlarda ntvspor.net’te Türk futbolunun unutulmaz 10 numaralarından Sergen Yalçın’la ilgili bir yazı yayınlandı. Hafta sonu olduğundan mıdır nedir, spor sitelerini karıştırırken aklıma geldi. Yazar adeta Sergenle ilgili tüm düşüncelerimi özetlemiş bu yazısında…
http://www.ntvspor.net/pages/402.asp
22. 09.
50 yıllık bir gelenekti TRT radyolarının maç yayınları… Ve geçen hafta yapılan radyo maçları naklen yayın ihalesinin sonucunda sessiz sedasız sustu TRT mikrofonları… Herşeyin bir şekilde ihale edilip satıldığı bir dünyada yaşadığımızın bilincindeyim; ancak bu ihale kaça gitti dersiniz? Yalnızca 3.5 milyon dolara…Yani ligde oynayan 18 takım düşünüldüğünde, 3 kuruş paraya…
NTV Yorumcusu Okay Karacan BBC radyosunun ‘80 yıllık radyo yayıncılığı geleneğine sıkı sıkı yapışarak’ yayın haklarını 39 milyon pounda aldığını yazdı. Türkiye çapında nereye giderseniz gidin dinleyebileceğiniz belki de tek frekans olan TRT’nin 3.5 milyon dolara kıyamayan bu vurdumduymazlığı, belki de maçları takip etmek için radyodan başka bir alternatifi olmayan binlerce futbolseveri mağdur etti. Haydi 3.5 milyon doları çok önemsiyorsunuz, peki Orhan Ayhanlar, Hüseyin Başaranlar, Levent Özçelikler, Yalçın Çetinler ve hatta Ercan Tanerler daha mı az önemli? Ülkenin bütün stadlarına ulaşan, alt liglere giren, Avrupa ve Dünya Şampiyonalarına,Olimpiyatlara sığmayan TRT’nin o muhteşem spor servisinin düştüğü hallere bakar mısınız?…
Bir söz de federasyona… TV yayınlarının tekelleşmesine sözümüz yok…Ancak radyo, bir haber kaynağı olarak bağımsızdır ve resmi ya da özel, bir canlı yayını herkese ulaştırabiliyorsa görevini yapmış sayılır. Biletlerden kesilen paralar -ki oran olarak çok büyük bir rakam tutuyor- sponsorlardan gelen büyük paralar, her fırsatta kestiğiniz cezalar yetmedi, 3.5 milyon dolar için insanları tek bir frekansı arayıp bulmaya mahkum ettiniz. Stadların bakımı, bir biri ardına kapanan spor kulüpleri, oynanan futbolun güzelleştirilmesi ve korunması, iyi hakemler yetiştirilmesi, holiganizmin önlenmesi gibi konularda ne yaptınız ya da ne yapıyorsunuz? Yoksa tek düşünceniz sürekli ihale edilecek bir şeyler bulup yayıncı kuruluşlarda çalışan akranlarınızın ceplerini doldurmak mı?
Artık anlaşılıyor ki futbolda rant kavgası bitmedikçe güzellikler yok olmaya devam edecek…
20. 09.
İsveçli elektronik müzik ikilisi Royksopp’tan insanı alıp götüren bir parça. Benim gibi uyku zorluğu çeken koca bebekler için geceleri ninni kıvamında da dinlenebilir. Video da gerçekten çok başarılı…
http://www.youtube.com/watch?v=Uofx-I0TiOU
19. 09.
Sanki bir tünele girmişim de tünelin diğer ucu okula çıkacakmış gibi bir hissiyat içindeyim son günlerde. Müzmin öğrenci olmanın en tipik belirtilerinden olan savrukluk, tembellik ve ‘benden bi .ok olmaz’ yanılsaması, ‘lan bu dönemde de veremezsek şu dersi’ şeklinde hafiften tırsma ihtiva eden vesveselerle birleşince ‘ortaya karışık’ bir sene başı salatası çıkıyor… İstanbul için iftar vakti, afiyet olsun…
Orucun süresinin uzamasıyla birlikte sair zamanlarda ‘ben şöyleyim, böyleyim’ diye böbürlenmek için fırsat arayan ben, birkaç saatlik ekstra açlığa dayanamayıp, gün sonlarında sefilleri oynamaktayım. Zaten Karadenizli olduğumun bir kanıtı olarak uzun olan çene kemiğimin esnemesi, başta zonklama, midede sarkma ve büzülme, gereksiz yere tuhaf ve uzun uzun gülme gibi birtakım yan etkileri olan bu zafiyet beni sarsmaya devam ediyor netekim…
Eski Romalılar gibi doymak bilmez bir tüketim merakının sonucunda, iki gün hoşuma giden bir aktivasyon dosyasını kaldırıp sanal çöplüklere atma modası başladı bir de… Kendimi bilgisayar ekranından uzak tutmak için yakında bacağımdan bir yerlere bağlayacağım herhalde ama faydası yok. Bilgi girdabı kafamı lüzumsuz enformasyon bombardımanlarına tutadursun, hatırlamam gereken şeyleri sürekli unutuyorum.
Sahi yahu, bu duvarların dışında da bir hayat vardı. Bir istasyon büfesine oturup çay içmek, sonra sahile doğru şöyle bir yürümek vardı. Bir arkadaşla aşina konular üzerine beylik laflar etmek, sonra akşam lambalarının altında sakin bir Erenköy sokağını dönüp gözden kaybolmak vardı. Şu karşılıksız bir repo uykusuna yatırdığımız sonbahar en çok bizim olan mevsimdi. Hani, ayıraç olarak ceviz yaprağı kullandığımız kitaplar nereye gitti? Neleri vermedik ki zaten nefsimizin bu doymak bilmez kör kuyusuna… Hani insan tatmin arayan bir hayvandan daha fazla bir şey değildi? Doymuş benlik oranı yüksek, doymamış hayvaniyet oranı düşük kimliklerde bu ne çok ‘özlük özlemi’ böyle?
Ben varlığımdan fazla bir şey miyim de, kendimde olandan daha fazlasını özlüyorum?
Aklıma takılıyor işte…
15. 09.
SİTE ZİYARETÇİLERİNİN DİKKATİNE,
Bazı arkadaşlar reklam uğruna bu sitede yazılanlar hakkında yorum yapmak yerine kendi sitelerinin adını yazıp link vermeyi uygun görmüşler. Bu sitedeki yorum alanları SADECE VE SADECE yazılarla ilgili görüş alış-verişi yapmak , tartışma ve geri dönüşüm imkanı sağlamak içindir. LÜTFEN yorum alanlarını bu amaçların dışında kullanmayalım. Bu amaçların dışında yapılan - ya da yapılmayan - yorumlar acımasızca imha edilecektir.
Sitede geçirdiğiniz zaman içinde iyi vakit geçirmenizi diler, teşekkür ederim
ADMİN
12. 09.
Bu akşamki çok önemli Macaristan sınavı öncesi müdavimi olduğum ntvspor.net ‘te Okay Karacan’ın Türk futbolunun genel durumuyla ilgili nefis bir değerlendirmesine rastladım. Kısır tartışmalardan, kavga-gürültüden, içi boş yorumlardan sıkılanlar için bire bir…
http://www.ntvspor.net/Pages/14872.asp
8. 09.
Önce boş bir odadayım. Akşam oluyor. Perdesiz pencerelerde ışık patlamaları. Duvarlarda gölgeler. Parkelerde sunta kokusu. Hiç kimse yok. Dışarı bakmak istiyorum. Ama isli bir gün sonu yalnızlığından ve bir parça Karadeniz çimeninden başka bir şey göremeyeceğim, biliyorum.
Dün Kadıköy’deydim. Garip bir şekilde boş, uykulu sokaklardan geçtim. Lokanta olarak düzenlenmiş eski evlerin arka pencerelerinden içeriye ağaçlar bakıyordu. Bir azınlık sessizliği içinde uyuyan kiliselerin duvarlarına tünemiş kediler geçerken bana baktılar.
Geceydi sonra. Bir yol üstü kasabasıydı. İsim yok. Seni görüyorum. Bir kumarhanede çalışıyormuşsun. Dudaklarında adı söylenmeyen bir sevgilinin sırrı. Yüzü gölgelere gizlenmiş yabancılarla dolu karanlık sokaklardan geçiyoruz. Sen korkmuyorsun, ben ölümüne korkuyorum. Bana sarılmayınca anlıyorum, herşey gerçeğe ne kadar benziyor.
Sonra uyandım. Uzanıp bardağı kaptım ve bir yudum su içtim. Aklımdan evcimen düşler geçiyordu. Doğrulup oturdum. Saatim üç buçuk - dört civarı olduğundan o kadar emindim ki bakmadım bile. Sadece bana neler olduğunu sordum kendime. Beynimde danseden yüzlerce olay, kişi ve mekanın yarattığı kaostan nasıl kurtulabileceğimi düşündüm. Hepsini yazarak ehlileştirmem çok vakit alacaktı. Özellikle seni tam unuttuğum yerden görmeye başladığım bu rüyaları nasıl ıslah edecektim?
Peki Bahariye’den Mühürdar’a giden o yol çok mu gerçekti? Ya Beşiktaş’ta Barbaros heykeline eski bir dostunu tanımış gibi vuran o deli rüzgar? Deliksiz ve rüyasız bir uykudan sonra yüzüme karşıki apartmanın pencerelerinden yansıyan sabah güneşi?
Hangisini ben kurdum bu düşlerin, hangisini sen? Yoksa o pembe fondaki fotoğrafın da bir rüya mıydı?
5. 09.
Ne zamandır yazayım diyorum, bir türlü zaman bulamadım… Ünlü country şarkıcısı Johnny Cash’in hayat hikayesini anlatan 2005 yapımı Walk The Line (Sınırda Yürümek) son zamanlarda seyrettiğim bir başka kaliteli biyografik yapım.
Güneyli, dindar bir ailenin çocuğu olan Johnny’nin annesinin ilahi kitabıyla başlayan müzik tutkusu, trajik çocukluk yılları, evden uzakta geçen gençliği ve nihayet Memphis’te başlayan profesyonel kariyeri filmin başlıca konusunu oluşturuyor. Filmde hikaye yavan belgesel tadından uzak, gerçek bir orijinal senaryoymuş gibi başarılı bir canlılıkla anlatılmış. Ara sıra belirtilen yer ve zaman dışında olaylara dış sesle ya da görsel olarak müdahele edilmemiş. Hikayede ana karakterler olarak öne çıkan Johnny Cash ve June Carter filmde kendilerini oynayacak oyuncuları ( Joaquin Phoenix ve Reese Witherspoon) kendileri seçmiş, ama filmi görmeye ömürleri vefa etmemiş. Phoenix ve Witherspoon, filmdeki konser sahnelerinde çalan bütün şarkıları kendileri seslendirmiş ve soundtrack albümünde de bu kayıtlar kullanılmış (İkisinin de hayranlık uyandıracak derecede başarılı olduğunu da söylemek isterim).
Johnny Cash’in ünlü olduktan sonra çocukluğundan beri severek dinlediği June Carter’la tanışması, 50′li yılları kasıp kavuran Rock’n Roll fırtınası, Jerry Lee Lewis, Roy Orbison ve tabii ki Elvis Presley’in de unutulmamış olması, filmi müziğe ilgi duyanlar için çok daha cazip hale getirebilir. Şarkılarında sıradan insanın duygularından, hapishane mahkumlarından, güneyde ırkçılığa maruz kalan siyahlardan bahsetmeyi unutmayan, ‘ hayatının son saniyelerinde insanın ruhunu kurtaracak o şarkı’ yı arama çabasından hiç vazgeçmeyen Johnny Cash, çalkantılı hayatı boyunca ’sınırda yürümek’ ten çekinmemiş. Eğer Back To The Future, Forrest Gump gibi filmleri sevdiyseniz, Walk The Line sizi alıp eski zamanların masalsı günlerine götürebilir.
Son bir not: Amerikalıların en çok sevdiği aktrislerden biri olan Reese Witherspoon bu filmdeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı aldı. Bana sorarsanız, Joaquin Phoenix de hak etmişti ama her neyse…
Filmin Sitesi: http://www.walkthelinedvd.com/
İmdb Sayfası: http://www.imdb.com/title/tt0358273/
Fragmanı: http://www.apple.com/trailers/fox/walk_the_line/large.html
3. 09.
Gazeteler yığın halinde birikip duruyor evde. Eskisi gibi pazar ilavelerini okuyup keyif çatamıyorum; benim yerime bulaşıkları yıkayan biri olsa… Seri İlanlara bakıp, gazaltı kaynakçısının ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Eylül, arka bahçede ceviz düşürmeye çalışan bir çocuk gibi, taşları panjurlara çarpıp duruyor…
Halbuki şimdi Suadiye’de bir pastanede oturup bir Meksikalı tembelliğiyle geleni geçeni süzme zamanıdır. Okullar açılacak, liseli kızlar defterlerini sıkı sıkı tutarak, çantalarına rozetler takarak geçecekler yollardan… Her biri bizi bir teneffüs vaktine götürecek; sahi ne çok hikaye biriktiriyorlar tokalarında…
Sanal alemde de sessizlik var. Selam sabah yok ama herkes çevrimiçi, herkes kendi çevriminin içinde kaybolmuş bugünlerde… Horoz gibi tünemiş bakıyorum sabahtan beri, damağımda gereğinden fazla dem atılmış bir çay tadı… Demin ders notlarımı karıştırdım, en önemli yazarlardan iki kelime ile bahsedip hocanın favorilerine sayfalar ayıran bir zihniyetle düzenlenmişti notlar. Duyduğuma göre 10 sayfalık notu olan ders için 100 sayfa yazan kızlar varmış, üstelik ‘hoca burada güldü’ gibi notlar da düşüyorlarmış aralara. Böyle okulun açılmasına yakın kantin - bahçe muhabbetlerini özlüyor insan; hani kendim gibi okuyup da bir şey olamamış bir arkadaşı da alıp uzun yürüyüşlere çıkmak, başarısızlık abidesi transkriptlere bakarak dahiyane yorumlar yapmak cazip geliyor nedense…
Böyle geçer işte eylül… Yankılı, boş okul koridorlarında, yeniden bir araya gelme kaçamaklarında, ucuz lokantalarda, kağıt çay bardaklarını çöpe fırlatma yarışmalarında… Ve biz bıkana kadar sararmıştır yapraklar, yeni oyunlar bulmak için döneriz evlerimize, akşama, etkisi zamanla hissedilecek mütevazi bir yağmur yağar… Nereden geldiği olmayan bir balık kokusu, hamsili pilav yapması için sıkıştırılacak bir anne demektir, sonra sahile kısa bir yürüyüş yapılır, kaldırımlardan iştah toplanır. Ayaküstü sohbetlerde tatil yapmaktan yorulmuş arkadaşlarla selamlaşılır, yılın bu zamanında kimse çaktırmaz şairaneliğini…
Sonunda anlarız ki, yaşlanmışız bir yaz daha…



Ömer Özlü