Bugünkü Zaman Gazetesi’nde BeÅŸir AyvazoÄŸlu’nun gündeme getirdiÄŸi bir konuyu sizlerle paylaÅŸmak istedim. Bundan 73 yıl önce Cumhuriyet Gazetesi’nde Mehmet Sadık adlı bir zat tarafından kaleme alınan ‘Öz türkçe’ (’Türkçe’yi de küçük harfle yazmış arkadaÅŸ) Hz. Adem kıssasını yayınlamış Sayın AyvazoÄŸlu. Kıssanın yazarı, Hazreti Adem ve Havva’nın Türk olduÄŸunu iddia etmekte bir mahzur görmemiÅŸ! Okuyup biraz eÄŸlenelim! ( Öz Türkçe kelimelerin anlamları parantez içinde belirtilmiÅŸtir. Parantez içindeki diÄŸer açıklamalar da bana aittir.)

”Adam (Adem) yalvacın (peygamberin) uçmaktan (cennetten) kovulması

Ulu Tanrı bizim ilk babamız olan Adam yalvacı ve onun eşi Hava (Havva) ninemizi yarattıktan sonra onları uçmak içinde yaşatıyordu. Bu yeşil bahçanın içinde bunların arı (temiz) yaşamaları için buradaki alma (elma) ağacının yemişinden yemeği bunlara yasak etmişti. Günün birinde ak pınarın başındaki alma ağacının gölgesinde otururlarken tavgaç (şeytan) çıkageldi. Hava ninemize yaklaşarak onu tavladı ve bu güzel almadan yemelerini onlara tapşırdı (tavsiye etti).

Bu sırada Hava’nın karşısında yan gelip onun güzelliÄŸiyle esirik (sarhoÅŸ) olan Adam yalvaç ipdeÅŸi (hayat arkadaşı) Hava’nın sunduÄŸu almayı yemekten kendini tutamadı.

Yalvaç, Tanrı buyruÄŸunun tersine bu suçu iÅŸleyince ulu Tanrı gücendi ve bunları uçmaktan kovmak için kurgu kurdu. Bu isteÄŸini onlara iletmek için Uçkun’u (Cebrail’i) yanlarına yolladı. Uçkun, Tanrı buyruÄŸunu yalvaca Arapça söyledi. Adam yalvac uçkunun söylediklerini anlamadı ve ÅŸaÅŸkın ÅŸaÅŸkın ona bakarak yerinden bile kımıldamadı (Bak Allah’ın iÅŸine!). Uçkun bu kez Farsça söyledi (anlaşılan İngilizce bilmiyormuÅŸ!). Adam gene anlamadı. Bunun üzerine ne yapacağını bilemeyen Uçkun geriye döndü (az önce küçük harfle yazmıştı ÅŸimdi büyük, bir özel oluyor Cebrail bir cins!). Gördüklerini ulu Tanrı’ya ulaÅŸtırdı. Bu sırada gökler titredi (efekt de yapmış eleman) ve şöyle bir buyruk duyuldu:

-Hey Uçkun, benim kulum olan bu Yalvaç Türkçeden başka dil bilmez (e tabii o zamanlar sözlük de yok!), ona benim buyruğumu Türkçe anlat!

Uçkun hızlı bir uçuşla (hızlı olsun diye uçarak gitmiş, sanki zaman ve mekan var öbür tarafta) yalvacın yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:

- Hey ünlü yalvaç! Ben ulu Tanrı katından gönderilmiÅŸ bir yasaulum (memurum). Onun yüksek buyruÄŸunu size iletmeye geldim. Bu eÅŸsiz uçmağı ulu Tanrı size armaÄŸan etmiÅŸ ve bu urunda (makamda) arı yaÅŸamanız için sizi bu alma yemiÅŸinden tatmağı size yasak etmiÅŸti. Ancak siz tavgacın tavına (sözüne) uyarak Tanrı buyruÄŸunun tersine, bağışlanmaz (!!!) bir suç iÅŸlediniz. Bundan ötürü Tanrı size kızmış, sizi buradan kovmamı bana buyurdu. Tanrı sizi sınadı. Siz onun yahÅŸiliÄŸini (iyiliÄŸini) ve uçmağın deÄŸerini bilmediniz. Haydin sektiriniz buradan! (’defolun buradan’… ’sektir’ bugün bizim yaygın olarak kullandığımız ‘.iktir’ ÅŸeklinin bozulmamış hali… bu yazı Cebrail’i ’sektir’ çekerken görebileceÄŸiniz tek yazı, bence kesip saklayın!)

Bu sözleri duyan Adam yalvaç korkusundan ürperdi ve hemen Hava’nın elinden tutarak uçmağın penceresinden (pimapen de bari) kendisini loÅŸ karanlığa fırlattı. ”

Ertesi gün de gazetenin aynı köşesinde şu açıklama çıkmış:

” Tanrı’nın ilk kulu olan Atam (burda da ‘Adam’ deÄŸil ‘Atam’ ÅŸeklinde geçiyor…Kıvır babam kıvır…) yalvacın Türk olduÄŸunu ve Türkçeden özge (baÅŸka) bir dil bilmediÄŸini dünkü bitik (belge) yazıda okuyucularımıza anlatmıştık (Ne kadar bilimsel öyle deÄŸil mi: Ben yazdım, oldu!). Sözlerimize tutalga (delil) olarak Tebrizli Türk ozanı Şükuhi’nin (kimse bu adam) bu nesne (konu) için yazdıklarını anabiliriz. Bundan da anlaşılır ki Türkellerinin her bucağında yaÅŸamış olan eski bilginler, ozanlar ve baÅŸka kimseler (isim, zaman, yer, belge hiçbir ÅŸey yok…utanmayıp Yunus Emre de diyebilirdi, buna da şükür!) hep Atam yalvacın Türk olduÄŸunu biliyorlarmış ve bu inanışlarını da yeri geldiÄŸince berkitiyorlarmış (Onaylıyorlarmış…Bu yazıdan önce - ve sonra - kimsenin bunu onayladığını sanmıyorum,biz de yeni öğrendik valla!). ”

İşte böyle. Demek ki bir milletin dilinin, dininin, kültürünün içi böyle boÅŸaltılırmış. Bilimsellik adına, laiklik adına yalanlar böyle iÅŸlenirmiÅŸ bilinçaltımıza. Demek BatılılaÅŸma adına ortak bir kültür mirasını paylaÅŸtığımız DoÄŸulu milletler böyle aÅŸağılanırmış… Ne diyelim, yıllar geçse de bazı ÅŸeyler hiç deÄŸiÅŸmeyecek, belki de sadece gülüp geçmek  ve ’sektirin ordan!’ demek lazımdır, kim bilir?